
Eylül sonunda Anne Rice'ın aynı adlı kitabından uyarlanan 'Vampirle Röportaj' dizisi yayınlandı. 1994 yapımı filmle karşılaştırmaya değer mi, yeni projenin artıları neler – bunları yazımızda öğrenebilirsiniz.
Geçtiğimiz yıl AMC, Anne Rice'ın 'Mayfair Cadıları' ve 'Vampir Günceleri' serileri de dahil olmak üzere 18 kitabının haklarını satın aldı. Kanal, yazarın romanlarını bir televizyon markasına dönüştürmek istiyor. İlk olarak 'Vampirle Röportaj' romanından uyarlanan dizi yayınlandı. 7 bölümden oluşan dizi, her bölümün yaratım sürecine dair yorumlarla birlikte sunuluyor.
'Vampirle Röportaj': Artılar ve Eksiler
İlk sezon, Anne Rice'ın romanının ilk bölümünün ayrıntılı bir anlatımını sunuyor. Louis de Pointe du Lac'un (Jacob Anderson) gazeteci Daniel Molloy (Eric Bogosian) ile röportajına tanık oluyoruz. Bu ilk bölümlerden Louis'in Lestat de Lioncourt (Sam Reid) ile tanışmasını öğreniyoruz. Olaylar, New Orleans'ta 1910'dan 1940'a kadar uzanan geniş bir zaman diliminde geçiyor.
Sadece karakterlerin etkileşimlerine değil, aynı zamanda dünyadaki değişimlere ve toplumun kendilerine benzemeyen insanlara bakış açısındaki dönüşüme de tanık oluyoruz.
Elbette diziyi Neil Jordan'ın 'Vampirle Röportaj' (1994) filmiyle karşılaştırma isteğinden kurtulamıyoruz. Bu açıdan dizinin temel ve olumlu özelliği, yalnızca Louis'nin hikayesinin değil, aynı zamanda genel tabloyu tamamlayan diğer karakterlerin de varlığı. Bu, Claudia'nın günlükleri ve günümüzdeki paralel anlatım kullanılarak yapılıyor.
İzleyiciler, zor sorular sormaktan çekinmeyen ya da vampirin anlatısını başka bir yöne çeviren gazeteci ile Louis arasındaki konuşmaya tanık oluyor. Konseptin 'Louis'nin Monologu'ndan 'Ne kadar çok insan, o kadar çok fikir'e dönüşmesi projeyi benzersiz kılıyor.
Elbette eksileri nedir sorusu akla geliyor. Bazıları için ilk bölümlerdeki anlatımın biraz ağır olması ve dikkatin Louis ve ailesine odaklanması bir eksiklik olarak görülebilir. Ancak unutmayın, bu onunla bir röportaj ve o da doğal olarak kendisi hakkında daha fazla şey anlatmak istiyor. Ayrıca Sam Reid'in 1994 yapımı filmdeki Brad Pitt'e benzerliği de kafanızı karıştırabilir. İnanın bana, filmin hayranıysanız, ilk bölümlerde ekrandaki kişinin Lestat mı yoksa 1994'teki Louis mi olduğu konusunda hafif bir kafa karışıklığı yaşayabilirsiniz.
Sonsuza kadar yaşamak kolay mı? Hele ki birlikteyken
İlk sezonun olayları büyük ölçüde sadece bir şehirde değil, neredeyse tek bir evde geçiyor. Karakterlerin nasıl tanıştıklarını, başkalarını sevdiklerini, tartıştıklarını, nefret ettiklerini ve acı çektiklerini izliyoruz. Ana üçlü – Louis, Lestat ve Claudia – ayrılmaz bir sistem. Birbirlerini çekerler, uzaklaşırlar, ayrı yaşamaya çalışırlar ama bir sorun vardır: onlar bir bütündür.
Karakterlerin ölümsüz olduğunun tamamen farkında olunsa da, izleyicilere tamamen insani sorunlar gösteriliyor. Bu, Claudia'nın yeni dönüştüğü bölümde açıkça görülüyor. Bir çocuk gibi öğreniyor, huysuzluk ediyor. Louis ve Lestat'ın genç himayelerini nasıl yetiştirdiklerini izlemek keyifli.
Başkalarını öldürme gerekliliği karşısındaki bu insanlık, işte tam da asıl merak unsuru haline geliyor. Tüm karakterler bir şekilde birbiriyle bağlantılı. Bu, Louis ve Molloy'un ilk karşılaşması değil; onları zaten gazetecinin gençliğinde, henüz açıklanmamış bir olay birleştiriyor. Yaratıcılar da Louis gibi her şeyi anlatmak istemiyor, sanki bize 'Bekleyin, henüz zamanı gelmedi. Her şeyi anlatacağız ama şimdi değil' der gibi.
Sonuç olarak, güzel dekorlar eşliğinde kanlı bir ilişki hikayesi ortaya çıkmış. Burada hem yeni şeyler var hem de Anne Rice'ın romanını bu kadar sevmemizin nedenleri var. Ancak finalde sizi oldukça sıra dışı bir olay örgüsü dönüşü bekliyor ve bu da devamını bekletiyor. Neyse ki bu gerçekleşecek, çünkü dizi ikinci sezon için şimdiden onaylandı.
Fragman:
Yorumlar
0Henüz yorum yok.
Tartışmaya katılmak için giriş yapın.