İnsanlığın iyiliği için yaratılan teknolojiler aslında eşitsizliği mi artırıyor? Siberpunk: high tech, low life.

Önceki yazının devamında yapay zekâ ile romantik ilişkiler konusu — sorun çok daha derin ve karmaşık.

Marc Andreessen ünlü bir girişim sermayesi yatırımcısı, girişimci ve mühendistir. Mosaic tarayıcısının ortak yazarı ve erken dönem internetin kilit şirketlerinden Netscape'in kurucu ortağı olarak tanınır. Bir röportajında kendisine internete çok bağımlı hale gelip gelmediğimiz ve bunun psikolojik iyi oluşumuza zarar verip vermediği sorulduğunda şu yanıtı verdi:

Sorunuz, Reality Privilege dediğim şeyin mükemmel bir örneği


Benim serbest çevirim — "müreffeh bir gerçeklikte yaşama ayrıcalığı". Ardından Andreessen şöyle devam ediyor:

İnsanların yalnızca küçük bir yüzdesi, güzel şeylerle, güzel manzaralarla ve sohbet edilecek, çalışılacak ve buluşulacak pek çok ilginç insanla dolu, hatta aşırı zengin bir gerçek dünyada yaşıyor. Geri kalan herkes, insanlığın ezici çoğunluğu bu tür ayrıcalıklardan yoksun — onların çevrimiçi dünyası, gerçek dünyalarının büyük kısmından ölçülemeyecek kadar daha zengin ve daha doygun.


Andreessen bize temelde yeni bir şey söylemiyor: Kuzey Yarımküre'deki yalnızca birkaç ülke müreffeh kabul edilirken, gezegenin çoğu noktasında dipsiz bir karanlıktan başka bir şey gözlemlenemiyor. Temiz suya, gıdaya ve barınmaya erişimi olmayan insan sayısı birkaç milyarı buluyor. Sınıfsal eşitsizlik de mevcut: zengin batı dünyasının merkezlerinden biri olan Paris'te aynı anda hem stüdyo dairelerin 400.000 avrodan başladığı Lüksemburg Bahçesi hem de çadır gecekondular, evsizler ve silahlı çatışmalarla dolu Saint-Denis var. Aynı ülke ve aynı şehir, ama çok farklı hayatlar.

Etrafta açlık, yoksulluk ve yıkım varken, sanal gerçeklik bir eğlence olmaktan çıkar ve gerçek hayatın yerini almaya başlar. Bu saf bir kaçışçılıktır — gerçeklikten daha rahat, yönetilebilir ve anlaşılır bir dünyaya kaçış. Yukarıda bahsettiğim yapay zekâ ile romantik ilişkiler, bolluk ve doygunluk çağının dekadan bir kaprisi değil, umutsuzluk ve çaresizliğin bir sonucudur.

Bu olguyu inceleyen bir dizi araştırma var. Örneğin, Stanford ve Carnegie'den araştırmacıların bilimsel makalesinde şu sonuca varıldı: insanlar gerçekten botlarla duygusal olarak anlamlı bağlar kuruyor, ancak ortalama olarak bu tür çözümlerin kullanımı daha düşük bir iyi oluş düzeyiyle ilişkilidir (orijinalinde "lower well-being", yani iyi oluş yalnızca ekonomik anlamda değil, genel olarak). Yazarlar ayrıca, çevrimdışı sosyal bağları daha az olan kişilerin yapay zekâ ile bu tür ilişkilere daha sık yöneldiğini gösteriyor. Başka bir deyişle, gerçek hayatta sorunları olanlar, yapay zekâ ile ilişki kurarak telafi buluyor.

Bununla da sınırlı değil. Sohbet robotları hastalıkların kendi kendine teşhisi, psikoterapi ve diğer hassas görevler için kullanılıyor. Yani sanal gerçeklik, ister oyunlar ister bir yapay zekâ kızıyla romantizm olsun, fakirlerin alanı mı? Zengin dünyayı gezerken, fakir VR turları satın alıyor. Zengin canlı, ünlü bir Harvard profesöründen ders alırken, fakir ChatGPT'den öğreniyor. Zengin bir klinikte tedavi olurken, fakir yapay zekâ ile kendi kendine teşhis koyuyor. Zengin bir aile kurup çocuk sahibi olurken, fakir bir yapay zekâ avatarıyla flört ediyor. Reality Privilege.

Ama burada sınıfsal eşitsizlik, siber-lenin ve siber-bolşeviklerle ilgili değil. Zengin 100 yıl önce de nimetlere erişime sahipti, fakir de açlıkla yaşıyordu. Teknoloji, ayrıcalıksız çoğunluk için fırsatlar yarattı. Önceki paragraftaki örneği sürdürürsek: şu anda internete ve yapay zekâya erişimi olan herkes, üniversite eğitimi kadar iyi olmasa da, eğitim alma imkânına sahip. Ne kadar klişe gelse de, sanallaşma eğilimi en azından düşündürüyor.

Dijital çağda asıl kıtlığın bilgi olacağını düşünüyorduk, ama öyle değil — bilgi bol. Görünüşe göre yakın gelecekte asıl kıtlık canlı insan gerçekliği olacak.

Gerçekten bir distopya ve siberpunk: yüksek teknoloji, sefil bir varoluş.